Laiklik Mücadelesi İçin Neden Öncelikle Dinsel Düşünce Tasfiye Edilmeli?

Laiklik Mücadelesi İçin Neden Öncelikle Dinsel Düşünce Tasfiye Edilmeli?

01/07/2016

Dinlerin beslendiği en önemli kaynak korkudur! Korkuyu besleyen her sistem dinsel grupların dostu olmuştur ve olmaya devam edecektir. Özgür düşünce ve birey ancak korkunun yokluğuyla var olabilir. Özgür düşünce ve birey laikliğin de teminatı niteliğindedir. Bu da ancak korkunun ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.

Bu ayki yazımla hem herkese “Merhaba!” diyecek, hem de laiklik için dinsel düşüncenin sosyal hayattan nasıl tasfiye edilmesi gerektiği üzerine bir yazı yazacaktım. Fakat, bugün sabah ABD’nin Florida Eyaleti’nin Orlando şehrindeki en gözde gey barına yapılan saldırıyı haber almam üzerine, yazımın konusunu ve içeriğini de biraz modifiye etmem gerektiğine kanaat getirdim. Bu yazıda dinsel düşünce biçiminin neden laikliğin önünde engel olduğuna odaklanacağım. Bir kaç farklı konudan bahsedip sonda hepsini birleştirmeyi planlıyorum.

Malum, bütün dünyanın gözü Fransa’da düzenlenen Avrupa Kupası maçlarındayken ve herkes tetikte bir saldırı olacak mı, olmayacak mı diye beklerken, 12 Haziran 2016’da ABD’de tam da “Onur Haftası” etkinlikleri düzenlenirken ABD tarihinin en kanlı saldırılarından biri olarak tarihe geçen homofobik bir saldırı düzenlendi. Saldırının faili, hangi dine mensup olduğundan bağımsız olarak (radikal) bir dindar. Peki bu sonuç şaşırtıcı mı? Farklı cevaplar gelebilir, ama basitçe bu fikirleri şu iki başlık altında toplayabiliriz: 1) Sonuç şaşırtıcı değil. 2) Gerçek ... bu değil (... yerine istediğiniz dini koyabilirsiniz). 

“Sonuç şaşırtıcı değil” diyen insanların size yeterli istatistikleri vereceklerini, 27 Kasım 2015 Colorado saldırısı gibi katliamları ve yine din adına yapılmış onlarca farklı saldırıyı hatırlatacaklarını göz ardı etmemek gerekir. Burada birincil amaç, bütün bu korkunç cinayetlerin ortak noktasını bularak buna dikkat çekmektir. İkincil amaç ise bunun asıl suçlusunun insanların birbirlerine düşman olmasına sebep olan dinsel sistem olduğunu insanlara anlatmaktır. Fakat bunu özellikle de kendisini “inanan” olarak tanımlayan insanlara ulaştırmak pek de kolay değildir ve insanlara bu şekilde suçlayıcı bir tavırla yaklaşmak da sonuç almak açısından pek işe yarar bir yöntem sayılmaz.

Bunun yanında “Gerçek ... bu değil” diyen insanlar size bunun küçük bir grup tarafından yapılan şeylerin büyük bir gruba mal edilmemesi gerektiğine dair, ufak konuşmalar yapacaklardır. Siz örnekleri çoğalttıkça size “Hitler de”, “Stalin de” ile başlayan cümleler kuracaklardır. Aslında Hitler’in dindar bir kişi olmasına ve ateizm adına hiç katliam yapılmamış olmasına rağmen, bu yalan yanlış fikirlerin yaygınlığı ciddi bir tehlikenin de işareti niteliğindedir. 

Yukarıda bahsettiğim yanlış argümanlardan da beslenen ama daha da vahim olan bir gerçek vardır ki; o da, ateistlerin, ortalamada etik değerleri en gelişkin gruplardan biri olmasına rağmen, dünya genelinde en az güvenilen insan topluluklarından olduklarıdır. Bunun altında Tanrı’nın varlığına inanmayan birinin ahlaklı olamayacağı düşüncesi yatar. Çünkü hayatı boyunca sorgulamadan Tanrı korkusu ile yetiştirilmiş bir insan yaptıklarını da Tanrı’nın ceza mekanizmasından korktuğu için yapar. Bu sayede özellikle de dini yönü ağır basan toplumlarda ahlak eşittir din denklemi kurulmuş olur. Bu durum, halkının kendisini muhafazakar olarak tanımladığı pek çok ülke için geçerlidir. 

Türkiye de halkı muhafazakar olan ülkelerden biridir. Ahlak eşittir din denkleminin çok iyi işlediği bilindiğinden, ülkemizde din derslerinin adı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi”dir. Muhafazakar yönetimlerin buradaki amacı, ahlak kavramını din üzerinden pekiştirmek suretiyle devlet nezdinde geçerli dinin gereklerini yerine getirmeyen insanları ahlaksız ilan edebilmektir. (Bu noktada muhafazakar yönetimlerle geçerli dinin tapınaklarının arasındaki “tamamen duygusal” bağlardan bahsetmek gerek, fakat konuyu dağıtmamak adına ve bununla ilgili yazılmış çizilmiş çok yazı olduğu için okuyucunun hoşgörüsüne sığınıyorum.)

Halkın bilinçaltında ise “En güvenilir Tanrı benim Tanrım, benim Tanrıma inanan insanlar en ahlaklı olacaktır. Başka Tanrılara inananlar daha az ahlaklı olsa da bir ahlakları vardır. Bir dine inanmıyorsa ahlaklı da olamaz” fikri oluşacak; bu fikir kültürel ortamın (sosyal hayat, televizyon, gazete, sosyal medya vs.) da etkisi ile iyice pekişecektir. Bundan sonra yazacağım bütün yazılarda bu pekişmiş fikirlerin nasıl yıkılacağından ve dinsel düşünceyle nasıl mücadele edebileceğimizden bahediyor olacağım.

Biraz da tanımlarla devam edelim. Çünkü tanımları net yaptığımız takdirde, ileride bu tanımlara dönerek tartışmalarımızı bunun üzerinden yürütmemiz daha kolay olacaktır. Laiklik, en basit tanımı ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak bilinir, aslında bu çok da açık bir tanım değildir. Laiklik özünde toplumsal yaşamı belirleyen kuralların dinsel kurallara bakılmaksızın, anayasa ve yasalarla garanti altına alınması anlamına gelir; bu da aynı zamanda dinsel liderlerin devletle bağlantılarının tamamen koparılmasıdır. 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın İkinci Maddesi gereğince laik bir hukuk devletidir, ve Dördüncü Madde gereği İkinci Madde değiştirilemez. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan tutun da imamların ve camilerin devlet tarafından yönetilmesi ve din derslerinin müfredatta olması aslında tamamen anayasaya aykırılık teşkil eder. Ama tanımların detaylı yapılmamasından dolayı, bugün bu kurumlar varlıklarını sürdürmekte ve hızla büyümektedirler. Bu durum aslında beklenmez bir sonuç değildir, çünkü dünyanın bir çok ülkesindeki dini kurumlar, aslında Fransız İhtilali ile tamamen kaybettikleri iktidarı tekrar elde etmenin peşindedir. Bundan da başka bir yazımda daha detaylı bahsedeceğim.

İkinci önemli tanımımız dinsel düşünce. Dinsel düşünce biçiminin keskin sınırları olmamakla beraber, en genel tanımıyla skolastik, sorgulamadan kabul eden, sorgulamaya kapalı ve/veya değişmeyi reddeden her tür düşünceyi dahil etmek gerekir. Bu büyük yanlışa sadece bir dine inanan insanlar değil, çevremizdeki ateist insanlar da sıkça düşmektedir. Kendisini “dinsiz”, “tanrısız”, “ateist” ya da farklı bir şekilde tanımlayan insanlar farklı düşüncelere açık olmalı ve gelen her eleştiriyi ciddiyetle dinleyerek, bu eleştirilerden kendilerine düşen payı çıkarabilmelilerdir. Kısacası bu düşünce biçimiyle mücadelemiz, sadece diğer insanlarla değil aynı zamanda kendimizle de olacaktır. Çünkü değişim bireyden başlar. 

Bunun altını çiziyorum, çünkü özellikle de dinsel değerleri öncelikli olan bir toplumda yetişmiş bireyler, kendilerine yarattıkları liderleri büyütmeye ve ilahlaştırmaya daha yatkındırlar. Bu noktada da dinsiz olduğunu iddia eden insanlar aslında bir dinleri olduğu eleştirisine maruz kalacaktır. O yüzden bu düşünüş biçiminin öncelikle kendimizde değişmesi birincil öncelik teşkil eder. 

Peki bütün bu uzun giriş yazısının özü ne? Aslında herkesin bildiğinden farklı bir şey söylemek değil. Verileri önümüze koyduğumuzda ortaya çıkan tablo açık. Dinsel düşünce korkudan ve bilgisizlikten beslenir. Bunun önüne engel koymanın yolu, insanları laik toplum düzeninin onların haklarını daha iyi koruyacağına ikna etmekten geçer. Fakat bunu yapabilmek için önce insanların güvendiği bir grup olmak gerekmektedir. Bunun için ateistlerin aslında neden etik değerlere çok önem verdiğini insanlara gösterebilmek gerekir. Bu aynı zamanda dinin yarattığı korku duvarının yıkılması ve karşıdaki insanlara bildiklerinin sorgulatılması anlamına gelmektedir. Bu güven kazanımı aynı zamanda büyüyen nefretin önünde önemli bir set olacaktır. Bu noktada politik yaklaşımlar benimsememiz gerektiğini düşünüyorum. İlerideki yazılarımda burada bahsettiğim konuları detaylandıracak ve kendimce izlenebilecek bir yol haritası çıkarmaya çalışacağım ve söz veriyorum daha kısa yazacağım.