“NASIL ATEİST OLDUM?” Köşesi

“NASIL ATEİST OLDUM?” Köşesi

01/02/2014

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, benim 8-9 yaşlarıma denk gelen bir zaman, dedem elinde bir elif-be (en ilkel Kuran öğreniyorum seti) ile geliverdi evimize. Kardeşime de, bana da birer tane verdikten sonra müptelası olduğu bir camiye gitmemiz gerektiğini tembihledi.

Sabah namazından sonra öğle namazına kadar ve öğle namazından sonra ikindi namazına kadar, cami personelinin belirlediği bir aralıkta eğitimler başladı. Birisi sureleri ezberletiyor, birisi “şunun farzı kaç tane dir” i öğretiyor, biriside Arap harflerini öğretip elimizdeki kitapçıklardan okumamızı istiyordu.

İlk önceleri biraz sıkıcı geldiyse de -orada edindiğim arkadaşlar sayesinde ve kardeşimle beraber olmamız neticesinde - hiçbir şey değişmedi ve sıkıcı gelmeye devam etti. Hele arada bir verilen genel kültür dersleri yok mu? Birisi soruyor “Hocam cin nedir?” Hoca bilmediği kadarı ile anlatıyor ve AerA cin görüyor rüyasında. Başkası soruyor “Hocam Allah insanları taş yapıyormuş doğru mu?”. Hoca bilmediği kadarı ile duyduğu efsanelerden “Evet” diyor ve AerA taş kesilmiş görüyor bu kez kendini. Cehennem ve karabasan mevzusuna hiç girmiyorum ama anlamışsınızdır.

Orada bir şeyler öğrendim elbette, hatta Arapçayı yazıp okusam da ne anlama geldiğini bilmedikten sonra çok saçma bir şey olsa gerek diye düşünüp kardeşimle beraber camiye gidiyormuş gibi yapmayı bile öğrendim. Sabah güle oynaya evden çıkıp yaşıtımız arkadaşlarla buluşuyor ve çocukluğumuzu yaşıyorduk. “Ebelemece” oynuyor, plastik boruların içine koyulan kâğıt külahlar sayesinde hayali düşmanımız sokak ahalisi ile gerçek bir savaşa tutuşuyorduk. Mutlu mesut 4-5 gün geçirdikten sonra, pek bir sevgili cami görevlisinin dedeme “Senin torunlar gelmez oldu. Hayırdır?” demesi ile çocuk aklının hesaplayamadığı bir sonuçla yüzleşmiş olduk. Bol miktarda azar üzeri az nasihat ile kurtardık ve sonrasında camiye gitmeyip çocukluğumuzu yaşamak, bizim için her sabah bir geleneğe dönüştü. Bereket babamın “Yahu istemiyorlarsa gitmesinler boş ver.” demesi dedeme tuhaf bir yenilgi yaşatmıştı ve sonrasında oda anlayışla karşıladı.

Peki, abuk sabuk taş kesilmeler -cinlenmeler arası git gel rüyaları ve sanrıları kesildi mi? Tabi ki hayır. Uzunca bir süre “Ya Allah beni de taş yaparsa” ile yaşadımsa da sonrasında bunun aslında fena fikir olmadığına ve “Taştan Vücutlu Bir Süper Kahraman” a Dünyanın ne kadar ihtiyaç duyduğuna dair kendimi inandırmayı başardım. Lakin bir tane, iki tane değiller ki üstünüze gelenler.

Bayram arifesinden 3-4 gün önce hayvan pazarından dedemle beraber alıp, üç tekerlekli ve kasalı bir motosiklet - triportör - içinde, apartmanın bize ait bodrumuna yerleştirdiğimiz koyunum ile aramda bir dostluk başladı. Zaman ve mekândan tamamen bağımsız kurgular içinde yaşayan Baltalı İlah Zagor, ahiyak-ahiyak çığlıkları ile insan kurban eden bir kabilenin arasına dalıveriyor ve zavallı kurbanı kurtarıyordu. Bayramın birinci günü, tüm apartman çocukları gibi ahiyak-ahiyak ağladıysam da, gözlerimin önünde boğazlanan koyunumu kurtaramadığımı söylememe gerek yok her halde.

Burası bende kişisel aydınlanmamın ilk ışığını yakmıştır diyebilirim. Tanrılara insan kurban edilmesinin yanlışlığı üzerinde - maceraperest bir şekilde - duran Zagor, dedeme ve ilkokul Din Kültürü öğretmenime “İyi ama koyunları kurban etmek ne kadar doğru?” sualini sormama sebebiyet vermiş ve “Sırat Köprüsünden onlar üzerinde geçeceğimiz” gibi mantıksız bir cevap almamı sağlamıştır. “Peki, sen öldürdüğün koyunun seni gerçekten oradan geçireceğini nereden biliyorsun?” soruma “Allah için kestik ya o koyunu, geçirir elbet” cevabından başka halen bir cevap alamamışımdır.

İnternetin daha icat edilememesi ve bilgi kaynaklarının sınırlı olması AerA için - geçmişteki koyunu adına çıkacağı yolculukta - engel teşkil edemedi. Her cildi için otuz kupon toplanan Meydan Larousse, kurban için ilkel bir inanış diyordu ve Halk Kütüphanesindeki - kuponla alınmadığı her halinden belli olan - Gelişim Hachette serisi de hem fikirdi bu görüşe.

Elimde Zagor ve kalbimde koyunumun olması, ortaokulda da Din Kültürü öğretmenleri ile anlaşamamamı sağlamıştır ki bu dersin notu hiç üç olamadı karnemde. Nihayet lise sıralarına geldiğimde Turan Dursun ile tanıştım ve “Hadi canım o kadar da değildir?” dediysem de, Kuran incelemelerimle gerçekten de mevzunun “O kadar” olduğunu gördüm. Bu seferde koyunumun tamamen mantıksız, kurgusal ve efsanevi bir sebeple katledildiğini öğrenmem, Din Kültürü dersinin karnemde bir olarak lanse edilmesi sonucunu doğurdu ki Marx ve Engels ile tanışmamın da lise çağlarıma denk gelmesinin katkısı olmuştur elbette bu sonuca.

Karl Marx, Friedrich Engels, Zagor ve bir efsane uğruna katledilen koyunum, üniversite de Kimya seçerek maddenin temeline yapacağım yolculukta en iyi dostlar ve fırtınalı anlarda da sığınılacak - bilimi, deneysel gözlemi, eleştiriyi, sorgulamayı ve her şeyden önce maddenin tek gerçek olduğu öğretisini barındıran bir liman olmuşlardır benim için. Bu ve sonrası yıllarıma Kropotkin, Bakunin ve Proudhon gibi düşünürleri de eklediğim hesaba katılacak olursa, tam olarak “Efendisizliğin ve Yaratılmamışlığın Haklı Gururu” ile bir AerA doğduğunu söyleyebilirim.

Halen televizyonlarda, inanç uyuşturucusu ile “Amok Koşucusu” gibi, çocukların gözleri önünde bir kurban bayramı cinneti ve kana bulama çılgınlığı sergileyen halkı görünce aklıma efsaneye kurban giden dostum gelir.

Ölünce de tek istediğim, yığınla para verip özel olarak yaptırdığım Otostopçu Havlusu - köşelerinde 42, ortasında otostopçu logosu bulunmakta ve logonun altında dostane harflerle Don’t Panic yazmakta - ile yıkanmadan, kefenlenmeden, pamuk olayına hiç girmeden, dini törenden uzak bir defindir. Pascal’s Wager*’e gelince, işte bu Tanrının sonu olur ki koyunumun intikamını oracıkta alırım.

(*Pascal’s Wager: “Ben haksızsam kaybedeceğim bir şey yok, ama sen haksızsan kaybın büyük olur” argümanının adı)

aera


***

17 yaşına kadar, sorulduğunda müslüman olduğumu söyleyen biriydim.

İslam hakkındaki bilgilerimi çevremden ve okuldaki çarpıtılmış din derslerinden edinmiştim. Zihnimde bunların etkisiyle sonsuz iyi, bilge ve adil bir tanrı vardı. Bizler ne kadar kötü insanlar olursak olalım, herkesi cennete doldurmak için bahaneler arıyordu.

Çocukluğumda mahalle arkadaşlarıma öykünerek gittiğim birkaç teravih namazı ve ikisi de yarıda kalmış oruç girişiminden başka ibadet girişimim olmadı. Yasin diye bir arkadaşım vardı. İkimizde yaşıt ve küçük birer çocuk olmamıza rağmen, Yasin din konusunda çok bilgece konuşur ve bizleri etkilerdi. Ailesi sağlam müslümanlardı. O dönemler kendi ailemin namaz kılmaması ve hatta babamın rakı içmesinden ötürü çok huzursuzlanır ve bazen gizli gizli ağlardım. Çünkü Yasin, isim vermeden anne ve babamın cehennemde yanacaklarını söylüyordu. Ben bunlardan çok Allah’ın iyi tarafı ile ilgileniyordum. Birkaç kere teravihe gitmiştim ama hiçbir duayı doğru dürüst bilmiyordum. Kopya çekmek için Yasin’in yanında saf tutardım. Gizlice (Allah’a ayıp olmasın diye onun duymayacağını umut ederek) “Şimdi hangi duayı okuyacağım Yasin?” diye sorardım. Yasin duanın adını söyleyince onu bilmediğimi söylerdim. O da sübhanekeyi oku derdi, doğru dürüst bir onu biliyordum. Sürekli aynı şeyin Allah’ı kızdıracağından korkuyordum. Yasin artık benden sıkılmış bir şekilde “Allahım, seni çok seviyorum de yeter” derdi.

İşte zaten Allah buydu benim için. Önemli olan şekil değil niyetti. Henüz 9 yaşındayken bile içimden düşünürdüm: Üç kulvallahu bir elham okumanın ne gereği var? Şaşırıp iki kulvallahu bir elham okusam Allah bunu kabul etmeyecek miydi? Bence bazı insanlar çok abartıyorlardı.

Liseye kadar böyle gizliden deist olduğumu bilmeden ve hiçbir ibadet yapmadan yaşadım. Lise 3 yeni başlamıştı ve bir arkadaşım bana Turan Dursun’dan bahsetti. “Adam Allah’a inanmıyor ve paso küfrediyor” diyordu. Kitabı bitirince vermesini rica ettim. Üç-beş sayfa okudum ve korkuyla kapattım kitabı. Bu kadarı da fazlaydı ama! Bu kadar iyi bir Allah’a böyle şeyler yakıştırmak, ancak bozguncuların işi olabilirdi.

Lise bitti ve o sene üniversiteyi kazanamadım. Babamla çok tartışıyorduk, tası tarağı toplayıp dedemlere gittim. Anneannem ve dedem hacıydılar. Bir sene yanlarında kaldım. Bendeki ibadetsiz hayatı görüyorlar ve sürekli uyarıyorlardı. “Besmele çekmezsen şeytan da seninle beraber doyar” lafına çok gıcık olurdum mesela, inadına besmele çekmek istemezdim. Zaten dünyada milyarlarca insan besmele çekmiyordu, bana mı kalmıştı şeytanı doyurmak.

Sürekli dini telkinleri beni rahatsız ediyordu. Aklıma Turan Dursun’un kitabı geldi. Anca 5 sayfa okumuştum ve üstünden 1 sene geçmişti. Bu düşünce ve dedemlerin söyledikleri bir anda bir ışık yaktı beynimde: Ben neden hiç Kuran okumamıştım?

Kuran okumak istediğimi söylediğimde, dedem hayatımda görmediğim bir harçlık verdi bana. Hacdan getirdikleri Türkçe bir Kuran vardı, Kral Fahd Basımevi’nde basılmıştı. Onu okumaya başladım. Okudukça hayrete düşüyordum. SÜrekli aynı hikayeler tekrarlanıyor ve Allah “şöyle yakacağım, böyle edeceğim” diye sürekli tehdit ediyordu. Hatta o dönem Anneanneme sormuştum, bu kitabı araplar bastı, onlar zaten dinimizi saptırıyorlar, sebep bu olur mu diye. Dedem bana Diyanet İş leri’nin mealini getirdi. Eee, hiçbir fark yoktu. O zaman neydi bunlar?

İlk okuyuşumda Nisa 34 ve Ahzab 50-52’nin beni şoke ettiğini söylemeliyim. Hiçbir tanrı böyle laf edemezdi. Genel olarak Kuran’ı okuyup bitirdiğimde, “müslümanım” demenin benim için imkanı kalmamıştı. Bu kitabı, kendi çıkarlarını ve keyfini düşünen birilerinin yazdığı çok ortadaydı.

Bir hafta- on gün kadar, bilinçaltı baskısıyla ben de kabuslar gördüm. Tepe lambası altında karalar girmiş birinin sürekli beni sorguladığı kabuslarını gördüm. Ve bu etki yavaşça yok oldu üzerimden. Çünkü dünyaya farklı bir gözle bakmaya başladım ve “O halde ne, nasıl, ne zaman” gibi daha önce aklıma gelmeyen sorular gelmeye başladı.

Zamanla tarihe olan bakışım değişti. Tarih içerisinde dinler tarihini de araştırmaya başladım. Olay zaten netleşmişti. İlerleyen dönemlerde evrim teorisi ve diğer bilimsel buluşların ortaya koyduğu şeylerin de darbe vurduğunu farkettim dinlere.

İslam’ı terk ettiğim o 18 yaşından sonra birkaç yıl, deist bir duyguyla yaşadım. Ama herhangi bir biçim giydirmeye veya ibadet etmeye çalışmadım. Bilgim arttıkça, yaratılma fikrinin hiçbir ispatının olmadığını, bunun bilinçaltına yerleştirilmiş bir düşünceden kaynaklandığına kanaat getirerek kendimi “ateist” olarak tanımlamaya başladım. Ve bu fikrim bugüne kadar kuvvetlenerek devam etti.

Bir zamanlar, çok çok kızdığım zamanlarda, “Umarım bir tanrı vardır ve insanlara ‘yanacaksınız’ diyen bazı din bezirganlarını cezalandırır” diyordum. Oysa şu an bir tanrının varlığına inanmıyorum; inansaydım bile o güçte bir varlığın gücünü kendi yarattıkları üzerinde göstererek “Yaa, bak nasılmış?” şeklinde intikam alacağı düşüncesine kesinlikle inanmazdım. Küçük fikirli olmak, tanrı olmak fikriyle çelişir çünkü.

Öldükten sonra ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yok. Evet, çok gizemli bir konu. Ama bir serüven varsa ölümden sonra (ki sanmıyorum), bu o zamanın mevzuu olacak. Yaşarken “daha iyi nasıl yaşamalıyız” sorunsalı önemli olmalı bence. Aslında, öldükten sonra çok sevdiğim doğa içerisinde yok olacağım düşüncesi beni hiç rahatsız etmiyor, hatta seviniyorum.

Saygılarımla...

Ahbap


***

Türkiye’de yaklaşık iki tip müslümanlık anlayışı var. birincisi allah inancı olan, az ya da çok ibadette bulunan ama dinin vicdanlarda kalması gerektiğini düşünen ve laik devlet sistemini benimsemiş olanlar; ikicisi ise allah’ın mutlak hakim olduğuna emirlerinin harfi harfine yerine getirilmesi gerektiğine, hiçbir emrin hiçbir mantıkla eleştirilemeyeceğine ve değiştirilemeyeceğine inanıp laikliğe de karşı olan radikaller. işte benim ailem, özellikle babam ikinci tiptedir. koyu bir erbakancıdır, ona göre dinsiz olan kişileri adamdan bile pek saymaz.

Bu sebeple çocukluktan beri din hep en önemli şey olarak hayatıma yerleşti. cennet, cehennem, peygamberlerin hayatı, kavimlerin helakı anlatıldı. bu cayır cayır yananların hepsi kafirdi ve bu onların suçuydu aslında allah çok merhametliydi onlar uyarıları dikkate almamıştı. ben bu durumdan çok korkmuştum, allahın çocuklara günah yazmadığını öğrendiğimde kendimi öldürmeye karar vermiştim. böylelikle kısa yoldan cennete gitmeyi planlıyordum. ama neyse ki kendimi öldürmenin vahşi olmayan bir yöntemini bulamayıp bundan vazgeçtim.

Orta okula imam hatipte başladım sonra da iki farklı “dindar” özel okula gittim. liseyi onlardan birinde okudum. arkadaşlarım da hep benim gibiydi, aileleri de benimki gibiydi, allahın varlığından şüphelenen kimseyle karşılaşmadım. ortaokula başladığımdan beri de örtülüyüm (cehennemi ve allahın kurallarını öğrenince başka türlüsünü teklif dahi etmedim) ergenlik dönemimi 1-2 yıl yaramazlık yaparak geçirdikten sonra namaz kılmadığım için duyduğum pişmanlıkla tövbe edip tüm ibadetlerini yerine getiren iyi bir müslüman olmaya karar verdim. pek çok dini sohbette bulundum, kuranı, hadisleri, mesneviyi okudum. kafamda elbette sorular vardı ama hepsinin cevabı aynıydı: allah herşeyi bilen olduğu için en doğrusunu o bilir, biz cüzi aklımızla onun emirlerini yargılayamayız, kadınlar için öyle emrettiyse öyledir nihayetinde kadını da yaratan odur. bunu içinize sindirdiğinizde hiçbir mantık dışı şeye itiraz hakkınız olmuyor dolayısıyla benim de çıkış noktam bu olmadı. ben herhangi bir canlının sonsuza kadar ateşte yanmaya değecek kadar kötü olabileceğini bir türlü idrak edemiyordum. tabi yine aynı cevap vardı ama bu allahın sonsuz merhametine uymuyordu. bu soruya hep din içinde cevaplar aradım. o vakit (lisedeyken) tarikat anlayışıyla tanıştım. annem ve babam bir tarikata mensuptu, ben de annemle birkaç toplantılarına gidip şeyhi dinledim. tasavvuf, sufizm insanı allah aşkına ulaştırmayı hedefleyen bir yoldu, bu yolun sevgi yolu olduğunu söylediler, mevlananın yunus emrenin yolu olduğunu söylediler ben de bu yola girmeye karar verdim, belki aradığım cevapları bulurum dedim. mevlana, nefret eden kişinin içinin zaten cehennem odunu olduğunu,

Allah'ın onu yakmasından ziyade kendini düşürdüğü durumun kendini cennette barınamayacak karaktere soktuğunu iddia ediyordu. Muhammed'in “cehennemin olduğu yerde cennet yoktur” deyişi de bunu destekliyordu. peki ama inkar etmek bu kadar kötü müydü? yani inkar edenler iyi insanlar olamaz mıydı? annesi babası onu hıristiyan olarak yetiştirdiyse suçu neydi? bu nasıl bir merhametti? belki de Allah onları bulundukları, yetiştikleri yere göre değerlendirecekti ama bunu neden kuranda söylemiyordu da onlardan nefret etmemizi telkin ediyordu? daha sonra şeyh ölünce benim sorularım da devam edince cevabı tasavvufta aramayı da bıraktım. tasavvufun bazı din alimlerinin din için yaptığı hümanistik bir yorum olduğunu düşünüyorum. barındırdığı güzel düşüncelerle birlikte, insanları kendine tamamen bağladığı için barındırdığı yanlışların görülmesine engel olduğunu düşünüyorum. ben de kendi çapımda sevgi dolu bir din anlayışı benimsedim allah tüm alemleri Muhammed'in sevgisi için yaratmıştı Muhammed en iyi en temiz insandı. gece namazları kılardım. herkes üşenmeyişime şaşırıyordu ama ben en çok bunu seviyordum; geceleri herkes uyurken neyin neden ve nasıl olduğunu düşünürdüm. sadece ölmek isterdim, tüm insanların günahları için üzülür ağlardım.

Babam kızların başını açıp okumasına karşı olmasına rağmen tıp fakültesine gitmeme destek verdi, insanlara (Müslümanlara) hizmet etmem için.

Bilimin her türlüsünü sevip bilimsel yazıları okuyordum ama darwini hep atlardım. o din düşmanı olduğu için insanların maymundan türediği fikrini ortaya atmış bir sapkındı. ama bu tip kafama yerleştirilmiş şeylere bilgim kültürüm arttıkça saygım da azalıyordu. dolayısıyla evrimi araştırıp nerede yanıldıklarını kendim görmeliydim. etkisinde

kalmamak için eleştirileriyle beraber okumama rağmen bilimsel düşünceyi ilk andan itibaren gördüm. evrimi anlamamış bilimsel düşünceyi bilmeyen birine bunu anlatması çok zor ama canlılığın başlangıcından bu yana değişimini gözlemlere verilere dayanarak inceleyen harika bir teori, hatta biyolojinin tamamı. ve en güzeli kabul edilen dünya görüşüne zıt olmasına rağmen düşünülebilmiş olması. teorinin doğruluğu, yanlışlığından ziyade bu düşünülebilme kısmı beni hayran bırakıyordu. yine de evrimin varlığı tanrının varlığını dışlamıyordu ve hala inanıyordum ama din inancımın beni bu kadar dar görüşlü yapmış olması beni dehşete düşürmüştü. aslında hiç bir zaman hayata farklı yönden bakmadığımı, eğer bakarsam Allah’ın gazabına uğrayacağımı düşündüğümü gördüm. en yakın arkadaşıma evrim hakkında bildiklerimi, allahın yaratmasının belki de bu şekilde olduğunu, belki de ademle Havva'nın cismini değil ruhunu yeryüzüne indirip ilk insansı canlıya vermiş olabileceğini anlattım. arkadaşım hayır ben öyle şeylere inanmam dedi. peki canlılığın nasıl başladığını düşündüğünü sordum. bilmediğini bilmeye de ihtiyacının olmadığını sadece kurana ve allaha inandığını allahın bunu bizim aklımızın alamayacağı bir şekilde yaptığını söyledi. o zaman anladım ki aslında inançla ilgili bütün mesele iki şey arasında karar vermek: birincisi herşeyin akla, mantığa, bilme dayalı bir açıklaması olduğunu düşünme, şu anda bilemediklerimizi de açıklamaya çalışma, teoriler üretme, herşeyi her açıdan düşünme; ikincisi bilim ve akıl ne derse desin alemleri yaratan herşeyi bilen bir varlığa inanıp ondan gelen vahiyleri sorgulamama. yani kuranda kadınlara şahitlikte yarım hak verilmesini, recm cezasını, savaşlarla ilgili emirleri, cehennemi, kadınların dövülebilmesini, vs. sorgulamamalıydık. Muhammed kutsal olduğu için onun aslında farklı biri olabileceği konusunda düşünmemeliydik. iyi insanlar olmak için dine ihtiyacımız olup olmadığını düşünmemeliydik. aslında allah, ya yoksa diye düşünmek yasak olduğu için vardı. insanlar anne babasından ne öğreniyorsa onu söylüyordu ve böyle şeylerin fazla kurcalanmaması gerektiğine inanıyordu. gerçek olup olmadığı kimsenin umrunda değildi. ama benim umrumda.

Tüm bunların yanında babamın düşünceleri ve davranışları benim dini inançlarımı kaybetmeme çok yardımcı oldu. “dinsiz”lere söylediği nefret dolu şeyler benim dinsiz olmama sebep oldu çünkü ben insanları ayırmadan sevmek istedim. babam gibi biri olmamak için düşüncelerime engel koymayacağıma yemin ettim.

İnanmadığımı kimseye söyley emedim. söyleyebileceğimi de pek sanmıyorum. annem ve babam hayatlarının tamamını islam için harcamış insanlar. böyle bir şey duysalar deliye dönerlerdi. babamın beni kızı olarak kabul edeceğini bile sanmam. onları üzmek de istemiyorum zaten. halen başörtüsü takıyorum, çünkü örtü örtmek istemememin nedenini kimseye anlatamam. bir yerlerden anlatmaya başlamalı ama zor. bırakıp da gitmek var, sessiz kalmak var, düşüncelerin için mücadele etmek var. üçüncüsünü elbette ki isterim ama fikirler paylaşılınca paylaşılan kişi tarafından başkalaştırılıyor. ilk düşünenin aklındaki gibi duru ve masum kalmıyor.

Bütün düşündüklerimi ve yaşadıklarımı anlatmam mümkün değil tabi. benim dinle ilişkim buradaki arkadaşların paylaştıklarından çok daha sıkı fıkıydı. ama kısaca hikayem bu şekildedir.

tisane